Yalnızca beş günlüğüne bulunduğum Bulgaristan’a açılan kalabalık gümrük kapısını dün gibi hatırlarım. Gri renklerle bezeli güvenlik binaları, her yere yapıştırılmış Bulgarca uyarıları ve beklemekten usanmış öfkeli şoförleri anımsadığım gümrükten geçtiğimizde ferahladığımı hissetmiştim.
Belki bu yoğunluktan çıktığımdandır ancak bence asıl nedeni Bulgaristan’ın temiz havasıdır. Bulgaristan’da Türkiye’deki gibi bir yolu kaçırdığınızda birkaç metre sonra aynı yere giden bir başka yol gelmez. Bu yüzden kaybolmuş ve fazladan bir saat yol almıştık. Ama o yol caddelerle dolu, sıkıcı bir yol değildi.
Ağaçların kokusu burnumuza dolar, sarı çimenler göklere uzanırdı. Çitlerin arkasında, gök kubbenin altında ve yaşlı ağaçların yanındaki boyası dökülmeye yüz tutmuş minik evler bulunurdu.
Sonunda küçük otelimize vardık ve sokağa çıktık. Buranın önemli bir cadde olduğunu sanmıyorum ancak her türlü dükkân vardı. Dedemin sabahları gittiği kelle paçacıyı, berberi, marketi ve iri şeftaliler ve olgun muzlar satın aldığımız, çeşit çeşit meyve sebzenin satıldığı, muşambalarla çevrili büyücek pazarı hatırlıyorum.
Asıl amacımız pasaportlarımızı yenilemek olduğundan Pasaport No Büro’nun önündeki upuzun kuyruklarda çok sıra bekledik. İşimizi halletmek için minik bir köyde bir “kımet“e, yani bir muhtara gitmiştik. Sonrasında ise birkaç gün gezmiştik.
Bulgaristan’daki akrabalarımızla annemin çocukluğunu geçirdiği, yeşil kapılı, süklüm püklüm kalmış evi; yıpranmış eski okulu gezdikten sonra birlikte uzun uzun yeşil çimenler arasında yürümüş ve ellerimizi kanla boyamış gösteren baldan tatlı böğürtlen çalılarından yemiştik. Bulgaristan Türkleri böğürtlene “karamık” derler. En sevdiğim meyvedir hala.
Akşamları gittiğimiz restoranlarda yediğim mantarlı, turşulu ve tavuklu bir yemek aklımdan çıkmıyor. Bir de sanırım yöresel bir yemek olan “Kaçamak”ı hatırlıyorum. Bu büyük restoranlar şehrin ortasında olmasa da akşamları ışıl ışıl parlar ve en güzel yemekleri müşterilerine sunarlar. Kocaman salatalar hatırlıyorum; lezzetli peynirleri, taze salatalık ve domatesleri…
Sıcak, güneşin parladığı insanların susuzlukla boğuştuğu anlar için yapılmış işlemeli, yukarı doğru su fışkırtan çeşmeler vardır sokaklarda. Bütün halk, özellikle çocuklar, ağzını açıp akan suyun ağzına dökülmesini bekler. Girdiğimiz, her yerde olan bir “magazin”i hatırlıyorum. Magazin, kırtasiye ve bakkal karışımı bir yerdir ve sokaklarda bolca bulunur. Aklımdan hiç çıkmayan bir başka şey ise iki külahlı temenuşkalı dondurmalardır. Bu külahın iki top yeri vardır ve böylece daha fazla dondurma koyabilirsiniz. Temenuşka ise menekşedir.
Oradan gecenin en karanlık, yıldızlarınsa en parlak olduğu bir gecede ayrıldık. Hava kirliliğinin minimum seviyede olduğu bir yerdi. Yıldızları hiç o kadar ışıltılı görmemiştim.
Kahvaltılıklar milenka, silenka ve baniçka; tatlılar vaflalar, temenuşkalı şekerler, detskazakuskalar; ekmeğin üstüne sürmek için lütenitsa ve pek çok daha şeyle bu güzel yeri ardımızda bıraktık.
Elif Vatansever 7-A