Yıllar öncesinde, kuzeyde bir şehirde, dağların arasında saklanmış, kıvrılan bir adayı andıran küçük bir köy varmış. Hem de burası ormanların, keşfedilmeyi reddeden canlıların, adeta inzivaya çekilmiş halde yaşayan gizemli köylülerin, çözülmeyi bekleyen tüm efsanelerin yuvasıymış. Köy köhne, yıkık dökük ve sanki güneş bile buraya küsmüş gibi kasvetli bir havaya sahipmiş. Burası tarih boyunca kimsenin ilgisini çekmemiş ve unutulmuş sanki.
Ancak burayı köhne kılan şey, köyün yıkık dökük bakımsız olması değil, insanların umutsuz olmasıymış. Köyün yaşlıları bu durumu çocukların, söz dinlemez başıboş olmasına yorarlarmış. Çünkü çocukların tek derdi yaramazlık yapmak, macera yaşamak ve eğlenceli vakit geçirmekmiş.
Yaklaşık 2000 yıllarında, bu kasvetli, eski ve soğuk köyün girişinde yer alan ufak bir evde, durumu hiç de yerinde olmayan bir ailenin Canan isimli 9-10 yaşlarında bir kızları vardı. Bu kız son derece duygusal, ama sorunlarıyla başa çıkmasını da bilen bir kızdı. Köydeki çocuklardan farklı olarak, az da olsa bir sorumluluk duygusuna sahipti.
Akşamleyin erkenden uykuya dalmaya bakar, sabah tüm görevlerinde en iyisini yapardı. Annesi ve babasını sıkıntıya sokmaz, kendisinden yapılması istenilenleri anlayışla karşılar, istemediği şeyleri kibarca geri çevirirdi. Yaz tatilinin en güzel günlerinde; sıkıntısız, geçimli ve kendi halinde öylesine bir kızdı anlayacağınız.
Canan bir köy çocuğunun yapması gereken tüm sorumlulukları erkenden halleder ve öğleden sonra, o serin havada yürüyüş yapardı. Bu onun yaşlarındaki kızların yapmak için can attığı bir şey değildi ama Canan yürümek için vakit bulunca sevinirdi.
Günlerden Salı, Canan yine Rize’nin hafif yelinin eşliğinde baldan tatlı bir yürüyüş yapıyordu. Terlikleri ayağını acıtmıştı ama umrunda değildi. Aniden gözüne pamuk beyazı, zarif mi zarif, güzel bir kelebek çarptı. Aniden süzülen bu narin kelebek, hızla çimenlikten uzaklaşmaya başladı. Canan kelebeği daha yakından görmek istiyordu.
Kelebeğin arkasından koşmaya başladı. Kelebek hızlandıkça o da hızlandı, kelebeğin yön değiştirmesi onun da hemen savrulmasına sebep oluyordu. Canan rüzgarı dört bir yanında hissetti. Bunu kendi çapında özgürlük olarak tanımlamaya karar verdi. Durmadan, düşünmeden koşuyordu. Kalbi sevinçle doldu. Tüm bu hisleri düşünmekten nihayet ayrılarak gözlerini kıstı ve kelebeğin çizgilerine odaklandı. Onları daha da yakından görmek istiyordu.
Gökyüzüne bakıp gülümseyerek yaklaşık 1 buçuk metre daha koştu ve aniden durdu. Güneşi gizleyen bulutların önünde, kıpkırmızı bir balon gördü. Balon, bir yere yetişmeye çalışırmış gibi ona yaklaşıyordu. Canan koşmaktan zaten yorulmuştu, bu yüzden bu koşuyu sonlandırmaya karar verdi. Öylece durdu ve gözlerini hala inmekte olan balona dikti. Balon ona biraz daha yaklaşana kadar soluklandı ve nihayet balon, yeteri kadar aşağıdaydı. Canan şaşkınlıkla balonu inceledi ve ipinden tuttu. Evirip çevirmeye başladı ve arka tarafta bir yazı gördü. Yazıyı görmesiyle hayrete düşmesi bir oldu. Kim kırmızı bir balona yazı yazardı ki?
Balonu hemen okumaya başladı.
“Çok koşma, düşersin. Çok dalma, boğulursun. Çok isteme, koparsın.”
Yazıyı 2-3 kez okudu çünkü gözlerine inanamamıştı. Birkaç dakika sonra yazıyı anlamış olsa da, ne düşüneceğini bilmiyordu.
Gözlerini kapatıp açınca, koşunun sonucunda nereye vardığını anladı. Burası tüm köyün derinliği hakkında atıp tuttuğu su çukuruydu. Yuvarlak şeklindeki bu çukur, söylenenlere göre 7 metreden daha derindi ve içi su doluydu. Canan’ı dolaylı yoldan kurtaran, dikkatini rengiyle çekmiş olan balondu. Canan eğer orada durmayıp iki adım daha ilerleseydi, o su çukuruna düşüp kurtulamayabilirdi.
Neden sonra balonun üstünde yazan öğütler, bir anlam ifade etmeye başladı.
“Çok isteme, koparsın…” Canan kelebeğin desenlerini görmeyi çok istemişti.
“Çok dalma, boğulursun…” Aynı zamanda çok fazla dalmıştı, ne sonuca ulaşacağını düşünmemişti.
Tüyleri ürpermişti. Bu cümlelerin ona ders vermeye çalışır gibi bir hali vardı. Etrafına baktı ancak kimsecikler yoktu. O sırada hafif esen rüzgâr, yerini kuvvetli bir fırtınaya bıraktı.
2 dakikadır elinde öylece tuttuğu balonu hemen bıraktı. Balonun bulutlarla örtülmüş gökyüzüne havalanışını izledi. Ve buraya dönmemek üzere su çukurundan koşar adımlarla uzaklaştı…
Ertesi gün, sabah 6.20’de uyandı. Yer yatağında güneşin doğuşunu seyrederken yaşadıklarının bir rüya kadar saçma olduğunu fark etmişti. Ama tüm bunlar bir rüya olmayacak kadar gerçekti. Öyleyse gerçek olabilecek kadar akla sığar mıydı? Canan’a göre kesinlikle değildi. İşte tam da bu yüzden, bu konu hakkında düşünmeye devam edecekti.
Üç gün geçti ve yaz tatilinin bitişinde okuldaydı. Balonu düşünmeye vakit ayıramadığı tek yer okuldu, bu yüzden okulu seviyordu. Aynı şeyi sabah akşam düşünemezdi. Dersleri zevkle dinledi ve gerektiğinde sorular sordu. Günün hızla geçmesini sıkıntıyla izledi çünkü eve gittiğinde yine balonu düşünüyor olacaktı.
Birkaç güzel saat sonra, okuldan çıkmış ve evin yolunu tutuyordu. Yere, tozlanmış gri rengindeki ayakkabılarına bakıyor ve balonu tekrar görmemeyi umuyordu. Normalde bir çocuk böyle bir olayla karşılaşsa; herkese söylerdi, abartır mı abartırdı, macera haline getirip türlü türlü senaryolar kurardı. Ama Canan tüm bunları yapmayacaktı. Öyleyse ne mi yapacaktı?
Kitap okumayı seven çocukların en az kitaplar kadar sevdiği bir yer vardır. Evet, kütüphane. Canan o sırada köyün yol ayrımlarının olduğu yerdeydi. Evleri sağ ayrımdaydı ama gitmek istediği yer tam karşıdaydı. O yüzden dümdüz yürümeye devam etti. Durduğu zaman, oraya varmıştı. Köyün kütüphanesiydi burası. Burada yapacağı tek şey araştırmaktı. Kapıyı güçlükle itti ve örümcek ağlarıyla kaplı olan kütüphaneye göz gezdirdi. Loş bir ışığa sahipti lakin kitap okuyabilirdiniz. Canan tozlu zeminde birkaç adım atarak kitaplıklara göz gezdirmeye koyuldu. Pencerenin tam altında duran kitaplığın en üst rafında, saklanmaya çalışır bir hali olan kitaba bakınca yürümeyi durdurdu. Canan’ın içinden bir ses o kitabı alması gerektiğini söyledi. Canan elini uzattı ve kitabın üstünde
“Yüzyıllık Rivayetler” yazan o kitabı eline aldı. Hemen yandaki bir masadan sandalyeyi çekti. Kapağında, ormanda yürüyen ve üzerinde kırmızı tişörtü olan bir çocuğun resmi olan kitabı okumaya koyuldu…
Canan kitabın kapağını kapatmasıyla beraber girmiş olduğu şoktan uzaklaşmaya çalıştı. Sanki o anda kafasında çakan şimşek, tüm şüpheleri yok etmişti.
Kitapta bahsedilen şey o kadar tuhaftı ki…
“…..Rivayete göre Rize’de asırlar öncesinde yaşayan bir çocuk varmış. Çocuk öyle bir yaramazmış ki, annesi ve babası onunla başa çıkamazmış. Yaramazlığını tüm Rize bilir, konuşurmuş. Çocuğun sevdiği bir kırmızı tişörtü varmış ve hep bunu giyermiş. Kim onu tanıdıysa, tişörtünü de tanırmış. Bu çocuk günlerden bir gün annesiyle büyük bir kavga etmiş ve bir daha eve gelmeyeceğine yemin etmiş.
Az sonra sokağa çıkmış ve arkasında bıraktığı üzgün aileyi önemsemeden yürümeye başlamış. İçi öfke doluymuş ve bu öfke adeta gözlerinden fışkırıyormuş. Sokakta oturmuş ve gece olana dek düşüncelerle boğuşmuş. Havanın iyice karardığı vakit, yavru bir köpek görmüş. Çocuk o kadar kötüymüş ki cebinden sapanını çıkarıp köpeğe vurmaya başlamış.
Köpek kaçmaya başladığı zaman ayağa kalkıp köpeği kovalamış. Bir yandan sapanla yavru köpeğe vurmaya devam ediyormuş. Çocuk önüne bakmadan, tüm öfkesiyle köpeği kovalamaya devam etmiş ve bir süre sonra kapkaranlık bir ormana girmiş. Bu ormanın adı Moryaprak Ormanı olarak biliniyormuş.
Köyden çok uzaklaşmış haldeymiş. Köpeği vurma çabaları devam ederken köpek aniden kaybolmuş ve çocuk köpeği bulamamış. Koşarak köpeği aramaya devam etmiş ama köpek ortada yokmuş. Çocuk ormanın soğuğunda yürümeye koyulmuş. Ama geldiği yerden asla geri çıkamamış. Çocuğun kalbi gizemli bir şekilde durmuş.
Geriye kalan tek şey çocuğun kırmızı tişörtüymüş. Şimdi bu çocuğun ruhu, köyde yaşayan çocukları kırmızı bir balon olarak kendini tanıtıyor. Çocuklar büyük bir hata yaptığında, orada belirip onları kurtardığına dair hikayeler anlatılır durulurmuş. Bu Kırmızı Tişörtlü çocuğun en derin pişmanlık duygusundan başka şey olmasa gerek…”
Canan kitabı hemen aldı ve kütüphane çalışanına götürdü. Kitabı ödünç aldı ve hemen oradan ayrıldı. Eve doğru yürürken bir rivayetin ne kadar gerçek olabileceğini düşünüyordu. Balon, kendini ona gerçekten göstermiş miydi? Ya balonu gören tek kişi o değilse ne yapardı? Böyle bir durumda tüm bunları kime anlatacaktı?
Ertesi gün kuş cıvıltılarıyla okula giderken, balonu düşünüp rivayeti kafasında canlandırmaya devam ediyordu. Okula varmasıyla öğretmenler odasına gitmesi bir oldu. En sevdiği öğretmen olan İnci öğretmen biraz orta yaşlı ve rivayetler hakkında bilgi sahibiydi. Canan odaya girdiğinde öğretmen kitap okuyordu.
“Öğretmenim… Sizinle konuşabilir miyim?” dedi Canan.
- Tabii ki de, gel kızım.
- Teşekkürler.
- Ne konuşacağız bakalım?
- Siz rivayetler hakkında bilgi sahibisiniz değil mi?
Bu cümleyle beraber öğretmenin yüzündeki sevincin yerini, tuhaf bir şaşkınlık aldı. Canan her şeyi sırasıyla anlattı ve daha sonra öğretmene elindeki rivayet kitabını uzattı.
Öğretmenin her halinden bunu beklemediği anlaşılıyordu. Canan’ın elinden kitabı alıp, o sayfasını hızla okudu.
“Canan, bu konunun cidden araştırılması gerekiyor. Geçen gün yeğenim de bu balonu gördüğünü söylemişti… Belki de buna inanmamız gerekiyordur. Belki de bu eski bir olaydan çok daha fazlasıdır. Onun için ben bunu sınıfta çocuklara hikâye şeklinde anlatacağım. Belki onlar da bu balonla karşılaşmışlardır. Böylece olay araştırılabilir. Ne dersin?”
Canan bu fikri büyük bir hevesle onayladı ve öğretmene teşekkür edip sınıfa ilerledi. İlk dersi kaçırmak istemezdi doğrusu.
O gün okuldan çıkınca, bir şeyler gerçekten de değişmişti. İstiklal Marşı’nın okunmasını bekleyen tüm çocuklar ciddiyetle fısıldaşarak bir şey konuşuyorlardı. Evet. Herkes balon hakkında konuşuyordu. Herkes bu balonu daha önce gördüğünü söylüyordu. Anlaşılan İnci Öğretmen okuldaki herkese bu rivayeti anlatmıştı.
Kimi kıskandığı kardeşinin oyuncağını kırarken, kimi ailesine yalan söylerken; kimi evde yalnız, çakmakla oynarken; kimiyse inat ederek zehirli meyvelerden yemek üzere iken bu balonu gördüğünü söylüyordu. Tüm bunlar Canan’ın yaşadığı bir saçmalık durumundan çıkıp, mantıklı ve gerçek bir hal almaya başlamıştı.
Nihayet İstiklal Marşı’nı okumak için müzik öğretmeni geldiğinde, müdirenin çocuklarla bir şey konuşmak istediğini belirtti. Çocuklar şaşkın bir halde oraya bakarken müdire ortaya çıktı ve elindeki mikrofonla konuşmaya başladı.
“Evet… Merhaba çocuklar. Duyduğuma göre bugün derste bir rivayetten bahsetmişsiniz. Çoğunuz da rivayette bahsedilen ‘kırmızı balon’ ile gerçek hayatta da karşılaştığınızı söylemişsiniz. Şahsen hiç şaşırmadım. Çünkü biliyor musunuz, bu balonla ben de çocukken karşılaşmıştım. Bu balon tamamen gerçek mi bilmiyoruz ama siz bunun varlığına inanarak kendinize bir söz verebilirsiniz.
Bu söz de bundan sonra büyük yanlış ve hatalı davranışlardan uzaklaşma ve doğruluk dürüstlük sözü olsun. Sözden çıkmazsanız ve kendinize kurallar koyarsanız, belki de balon size bir hediye gönderecek. Bu da benim sözüm. Siz de eğer bu hediyeye sahip olmak istiyorsanız, her zaman doğru davranın ve sorumluluklarınıza uyun. Söz mü?”
Müdüre konuşmasını bitirdiği an Canan da dahil olmak üzere tüm çocuklar şaşkınlıklarını bir kenara bırakıp “Söz!” diye bağırdılar. Herkes müdirenin bahsettiği hediyeyi çok merak etmişti anlaşılan.
Canan şaşkındı, ama yalnız olmadığını öğrenince gelen bir sevinci de taşıyordu bu şaşkınlık.
Daha sonra İstiklal Marşı büyük bir coşkuyla okundu ve çocuklar neşeyle orayı terk ettiler. Canan bundan sonra hatalı davranışlardan kaçınacak, yaptığı şeylerin sorumluluğunu her daim taşıyor olacaktı. Köy, bu şekilde daha aydınlık bir geleceğe sahip olabilir, kasvetli soğuk havasından kurtulacaktı.
O günden sonrasında, köydeki mevsimler daha güzel geçer oldu. Köy halkı daha mutlu, aileler de çocuklarından epey memnundu. Kimse bir anda tüm çocuklara ne olduğunu anlamadı ama durumdan hoşnut kaldıkları için sorgulamadılar bile. Köy çocukları hediyenin hayalini kurarak ailedeki sorumluluklarını yerine getirmek ve derslerini çalışmayı en önemli alışkanlık haline getirdiler, kötü davranmak nedir unuttular bile. Uluslararası sınavlarda önemli başarılar elde edip, kendileriyle gurur duymaya başladılar. Peki Canan ne yaptı? Canan da bu mükemmel gelişimle gurur duydu. Öğretmenine bunu söylemeseydi, kimsenin aklından geçmeyecekti bu hediye fikri. Aylar sonra çocuklar mutlu mesut halde okula gittiklerinde, o günün büyük gün olduğunu bilmiyorlardı. O gün, müdirenin aylar önce bahsettiği büyük hediyeyi alacakları gündü.
Çocuklar her zamanki gibi mutlulukla derslerini işlediler. Okulu sevmeyen tek bir çocuk bile kalmamıştı orada. Canan öğretmenlerin mutlu olmasından çok hoşnuttu çünkü eskiden kimse söz dinlemediği için onlar da üzgündü. Ama artık, eski bir rivayetin çocukları etkilemesi sonucu, herkes son derece uslu davranıyordu. Dersler çok daha verimli geçmeye başlamıştı.
O gün İstiklâl Marşı okunmadan önce, müdire yine konuşacağı bildirildi. Kimsenin aklında müdirenin büyük hediyeyi açıklayacağı yoktu çünkü herkes hediyeyi çoktan unutmuştu. Önemsedikleri tek şey, iyi bireyler olmak haline gelmişti.
“Evet çocuklar. Öncelikle hepinizle gurur duyduğumu yeniden söylemek istiyorum. O kadar başarılı çocuklarsınız ki, umudu kalmamış ve yok olmaya doğru giden bir köyü kurtarmaya başladınız. Lösemi hastası çocuklara bağışlar, maddi durumu olmayanlara kitaplar, sokak hayvanlarına mama kampanyaları… Tüm bunlar sizinle gurur duymak için birer sebep. Benim fikrim siz bu rivayeti bir fırsata çevirdiniz, zaten içinizde o güzel güç vardı. Bu gücü ortaya çıkaran öğretmenlere de çok teşekkür ediyorum. Evet, bu güzel gücü her zaman devam ettireceğinizden emin olduğum için, aylar önce sizlere bahsettiğim hediyeyi verme zamanının geldiğini düşünüyorum.”
Çocukların tümü, hediyenin bu hediye konusunu unuttuklarından dolayı bir süre müdire hanıma öylece bakakaldılar. Daha sonra yavaşça hatırlamaya başladılar ve coşkuyla aralarında konuşmaya başladılar. Hemen sonra ise susup müdirenin ne diyeceğini öğrenmek için kulak kesildiler.
“Bundan sonra okulunuz yıkıntı döküntü içerisinde bir köy okulundan çok daha fazlası. Artık okulunuzun imkanları sizin başarılarınız sayesinde gelişti ve okulunuza havuz, resim atölyesi, kütüphane gibi birçok şey yaptırılacak. Umarım okulunuzun yeni adı olan ‘Kırmızı Balon Okulu’nu beğenirsiniz. Haftaya, Moryaprak Ormanı’ndaki yeni okulunuza başlayacaksınız. Bu isim tanıdık geldi mi bakalım?”
Müdire sıcak bir tebessümle konuşmasını bitirince çocuklar coşkuyla konuşmaya başladılar. Moryaprak Ormanı, rivayetin gerçekleşmiş olduğu yerdi, görünüşe göre çocuklar bunu anlamışlardı bile. Canan o kadar mutluydu ki gözleri dolmuştu. Müdireyi alkışlamakla yetindi. Canan’a göre, bu rivayet herkesin içindeki güzel gücü ortaya çıkarmış, çocukların uğruna değişebileceği bir sebep ortaya koymuştu. Eski bir rivayet olan Gökteki Kırmızı Balon, yepyeni bir dönemin başlangıcıydı…
EYLÜL DEREN TARİN 7-A